TLF ÖZEL: ABD Stratejisi “Orta Doğu’daki Sonsuz Savaşların” Bittiğini İlân Ediyor: Türkiye ve Levant İçin Yeni “Kendi Kendine Yeterlilik” Dönemi
Amerika Birleşik Devletleri’nin “2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSS), Washington’un Orta Doğu’ya yaklaşımında köklü bir değişime işaret ediyor. On yıllardır süren yoğun askerî ve diplomatik angajmandan uzaklaşan ABD, “Yükü Devret, Barışı İnşa Et” ilkesine dayalı yeni bir politika benimsiyor. “Önce Amerika” felsefesine yaslanan bu doktrin, bölgenin stratejik öneminin düşürüldüğünü ve Türkiye ile Levant ülkeleri gibi kilit aktörlerin kendi güvenlik ve istikrarlarından daha fazla sorumlu hale geleceğini gösteriyor.
Kasım 2025’te açıklanan NSS, ABD’nin artık net enerji ihracatçısı olmasını ve başka coğrafyalardaki büyük güç rekabetine yönelişini gerekçe göstererek Orta Doğu’nun eskisi kadar önceliklendirilmesine ihtiyaç olmadığını açıkça belirtiyor. Bu stratejik öncelik değişimi, “Yükü Devret” ilkesinin temelini oluşturuyor ve bölgesel istikrar ile güvenliğin sağlanmasında birincil sorumluluğun yerel ortaklara devredilmesini hedefliyor.
Amerikan Tamponunun Sonu
Bu politikanın en somut ve çarpıcı sonucu, “sonsuz savaşlar” döneminin kesin biçimde sona erdirilmesi hedefi. NSS, temel Amerikan çıkarlarının – enerji arzının ve hayati deniz yollarının güvence altına alınmasının – korunacağını, ancak bunun “on yıllara yayılan, sonuçsuz ‘ulus inşası’ savaşları olmadan” yapılacağını vurguluyor. Bu müdahale karşıtı duruş, Lübnan ve Ürdün gibi ülkelerin de dâhil olduğu Levant’a, iç istikrar için ABD’nin kalıcı ve geniş çaplı askerî varlığına yaslanma döneminin kapandığını net biçimde bildiriyor.
Tarihsel olarak iç baskıları ve mülteci krizlerini büyük ölçüde Amerikan diplomatik ve mali desteğiyle yönetmiş olan bu ülkeler için yeni dönem, daha fazla kendi kendine yeterlilik ve bölgesel iş birliği gerekliliği anlamına geliyor. Strateji, bölgesel liderleri “oldukları gibi kabullenmeyi” açıkça tercih ettiğini belirterek ABD’nin geçmişte sıkça denediği demokratik ya da kültürel dönüşüm dayatmalarından belirgin bir kopuşa işaret ediyor.
Türkiye: İşlem Odaklı Bir Kilit Aktör
NATO müttefiki ve Doğu Akdeniz’in başlıca güçlerinden biri olan Türkiye, yeni stratejide kritik fakat esasen “işlem odaklı” bir ortak olarak öne çıkıyor. Türkiye, Orta Doğu bölümünde yalnızca bir kez anılmış olsa da bu atıf oldukça dikkat çekici. NSS, Suriye’nin “istikrara kavuşarak bölgenin ayrılmaz ve olumlu bir aktörü olarak hak ettiği yeri yeniden alabileceğini” ve bunun “Amerikan, Arap, İsrail ve Türk desteğiyle” mümkün olabileceğini ifade ediyor.
Bu tek cümlelik atıf, özellikle Levant bağlamında Türkiye’yi olası bir bölgesel istikrar çabasının vazgeçilmez ortakları arasına yerleştiriyor. Bu, Ankara’nın Suriye çatışmasındaki yerleşik askerî ve diplomatik nüfuzunun pragmatik bir kabulü niteliğinde. ABD, Suriye’nin istikrara kavuşturulması gibi yüksek öncelikli hedeflerde iş birliği karşılığında, Türkiye’nin bölgesel etkisini ve stratejik özerkliğini – zaman zaman Amerikan çıkarlarıyla çelişse bile – kabullenmeye hazır görünüyor.
Bu işlem odaklı yaklaşım, Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz yetki alanları ve enerji hakları konusundaki uzun süredir devam eden Doğu Akdeniz gerilimlerine de yansıyor. ABD’nin bu çekişmelerde başlıca ara bulucu rolünü geri plana çekmesi bekleniyor. Böylece ABD, iki NATO müttefikini kendi aralarında bir “modus vivendi” bulmaya fiilen zorluyor; bu da “Yükü Devret” ilkesinin, karmaşık bir ittifak dinamiğine uygulanmasının somut bir örneği.
Doğu Akdeniz: Yeni Ekonomik Sınır
Doğu Akdeniz, NSS’nin ekonomik hesaplarında ayrı bir başlık olarak geçmese de merkezi bir konuma sahip. Strateji, bölgenin gelecekte “petrol ve gazın çok ötesinde – nükleer enerji, yapay zekâ ve savunma teknolojileri dâhil – alanlarda uluslararası yatırımların hem kaynağı hem hedefi” olacağını vurguluyor. Bu, bölgede keşfedilen büyük doğal gaz rezervlerinin ittifakları ve rekabeti yeniden şekillendiren etkisine dolaylı bir atıf niteliğinde.
ABD’nin önceliği artık her jeopolitik anlaşmazlıkta arabuluculuk yapmak değil; küresel enerji arzının çeşitlenmesi ve Amerikan şirketleri için yüksek teknolojili sektörlerde ortaya çıkan ticari fırsatlar. Bu yaklaşım, bölgedeki enerji varlıklarının ve geçiş güzergâhlarının güvenliğinin artık paylaşılan bir sorumluluk olduğunu ve bölgesel ortakların bu konuda öncülük etmesinin beklendiğini ima ediyor.
Stratejinin “Barışı İnşa Et” bileşeni ise Abraham Anlaşmalarının genişletilmesi ve Gazze’de ateşkes sağlanmasındaki başarı üzerine inşa ediliyor. Amaç, başlıca Doğu Akdeniz aktörlerini de kapsayan uyumlu ve ekonomik olarak bütünleşmiş bir blok oluşturmak. Bu blok, istikrarsızlaştırıcı güçlere karşı temel denge unsuru olarak tasarlanıyor ve böylece doğrudan Amerikan askerî müdahalesine duyulan ihtiyacı daha da azaltıyor. Stratejinin nihai hedefi, Orta Doğu’yu “yakın bir felaket kaynağı” olmaktan çıkarıp “ortaklık, dostluk ve yatırım bölgesi”ne dönüştürmek.
Bölgesel Aktörler İçin Temel Sonuçlar
“Yükü Devret, Barışı İnşa Et” doktrini, ABD’nin bölgesel çatışmalara doğrudan maruziyetini azaltırken ekonomik ve stratejik getirilerini maksimize etmeye yönelik hesaplı bir hamle niteliği taşıyor. Türkiye, Levant ve Doğu Akdeniz için bu, daha fazla stratejik özerklik, bölgesel yük paylaşımı baskısının artması ve ekonomi ile teknoloji merkezli yeni bir entegrasyon gündemi anlamına geliyor.
Bu stratejinin başarısı, bölgesel ortakların küçülen Amerikan ayak izinin doğurduğu boşluğu doldurma konusundaki istek ve kapasitelerine bağlı olacak. Bu geçiş, kaçınılmaz olarak hem yeni iş birliği fırsatları hem de artan çatışma riskleri barındıracak. ABD ise, yerel aktörler tarafından yönetildiği ve temel Amerikan çıkarlarını tehdit etmediği müddetçe daha karmaşık, çok kutuplu bir bölgesel dinamiği kabullenmeye hazır olduğunu açıkça gösteriyor.
Kaynakça
The White House. (2025). National Security Strategy of the United States of America. Kasım 2025.
(https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf)
