Skip to main content

Classic NL – Mind Radio

Loading metadata…

Serzenişin Ötesinde: Aynaya Bakma Cesareti


Kıbrıs Türk siyasetinin AB, Türkiye ve Rum liderliğine yönelik şikâyetleri haklı — ama eksik. Asıl soru, kendi sorumluluğumuzla yüzleşip yüzleşmeyeceğimiz.

Dr. Nikolaos Stelgias

Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tufan Erhürman’a destek veren kesimlerden yükselen serzenişler, Kıbrıs Türk siyasal hayatının üç temel kırılma noktasına işaret ediyor: Avrupa Birliği’nin Kıbrıslı Türkleri görmezden gelen “delik” diplomasisi, Birliğin Türkiye karşısındaki çifte standartlı tutumu ve Kıbrıs Rum liderliğinin siyasi eşitliği reddeden çizgisi. Bu üç başlığın her birinde gerçeklik payı olduğu yadsınamaz. Ne var ki serzeniş, çoğu zaman aynaya bakmaktan kaçınmanın da konforlu bir halini alabilir. Bu yazı, üç başlığın her birini sırayla ele alıp meselenin yalnızca dışarıda değil, içeride de aranması gerektiği görüşünü öne çıkarıyor.

AB’nin “Delik” Diplomasisi: Yalnızca Brüksel’in Suçu mu?

Kıbrıs Türk tarafının küçümseyerek “delik” diye andığı diplomasi, aslında tarihî bir gelişme. Kıbrıslı Türklerin AB tarafından görmezden gelinmesinin tek müsebbibi Brüksel ya da Rum tarafı değil. 2020-2025 arasında AB ile ilişkilerin fiilen rafa kaldırılmasının hesabını kim verecek? Kıbrıs Türk liderliği bu beş yılda hangi adımları attı — daha doğrusu, hangilerini atamadı? “İlerici” cephe de bu sorgudan muaf değil. Üç akım göze çarpıyor: “Türkiye’yi daha çok üzmeyelim” diyenlerin AB ilişkilerini tahkim etmek için kayda değer bir çaba sarf ettiği söylenemez. “Birleşik Krallık dışarı, AB zaten kapitalistler kulübü” çizgisi sınıfsal açıdan tutarlı görünebilir; ancak Kıbrıs Türk toplumunun AB desteği aldığı ve olası bir çözümün AB çerçevesinde formüle edileceği bir düzlemde bu tavır pratikte savunulabilir değil. Geriye “AB yanlısı sol” kalıyor; onun da toplum nezdindeki yankısı tartışmaya açık. Ve şu parantezi açmadan konuyu geçiştirmek mümkün değil: Bir belediye başkanının tanklı tüfekli poz verdiği, bir bakanın bir çayır ve birkaç koyun için karşı tarafı cenge davet ettiği bir iklimde AB yetkililerini kuzeye beklemek ne kadar gerçekçi? Brüksel’in mesafeli duruşu, kısmen kuzeydeki bu dilin doğal sonucu; nedeni yalnızca dışarıda aramak, sorumluluğun ağır kısmını görünmez kılıyor.

AB-Türkiye Hattı: Hakkaniyet Beklentisinin Sınırları

AB’nin Türkiye karşısındaki duruşuna itiraz edenlerin gözden kaçırdığı bir gerçek var: Kıbrıs’ın kuzeyinde gerek AB iç dengelerinin gerek Türkiye’deki dönüşümün gerekse AB-Türkiye denkleminin yeterince yakından izlenmediği. Son on beş yılı dikkatle inceleyen biri, bugünkü tabloyu olağan karşılardı. Türkiye demokratikleşme alanında geriye dönük adımlar atarken AB dümeni sağa, bazı üye ülkelerde aşırı ve popülist sağa kırdı. 2015 mülteci krizi ilişkilerde kırılma noktası oldu; ardından Türkiye-Yunanistan hattındaki gerilim eklendi. 2016’da bir grup cuntacı askerin halihazırda sorunlu olan demokrasiye darbe girişiminin karşısında Batı’nın takındığı muğlak tutum tabloyu daha da ağırlaştırdı. Üstüne, Türkiye’nin AİHM kararlarını görmezden gelmesi ve Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Gezi tutukluları ve Ekrem İmamoğlu gibi hassas dosyalardaki ısrarlı duruşu eklendi. Bu koşullar altında AB-Türkiye hattında hakkaniyete dayalı bir ilişki beklemek gerçekçi mi? Burada da bir parantez şart: Demirtaş, Kavala ve Gezi davalarında bir avuç Kıbrıslı Türk entelektüel dışında toplum neden demokrasiden yana ses yükseltmedi? İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış ve kadın cinayetleri karşısında neden daha fazla “aykırı” ses duyulmadı? Dışarıdan hakkaniyet talep ederken içeride aynı ölçütü uygulamamak, talebin meşruiyetini zayıflatır.

Rum Liderliği: Sürpriz mi, Süreklilik mi?

Kıbrıslı Türklerce “sakıncalı” bulunan Rum liderliğinin tutumu yeni bir gelişme değil. Liderin Crans Montana’da sergilediği sancılı duruşu, 7 Temmuz 2017’de müzakere masasından Atina’daki aşırı sağ kanada giden “çözüme karşı çıkan” mesajını unuttuk mu? Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin 1974’e dair tavrı yeni mi? Kilisenin güdümündeki eğitim sisteminin 1963-1974 dönemini tek yanlı ele aldığını yeni mi öğreniyoruz? Yoksa Rum Sağı’nın EOKA A ile olan “aşkının” taze bir olgu olduğu yanılsaması içinde miyiz? Eğer değilsek, son dönemde özellikle sosyal medyada türeyen provokatörlerin peşine takılmayı neden doğru buluyoruz? Ve son bir soru: 24 Mayıs’ta Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisi seçimlerinde —ki Kıbrıslı Türkler 1963 Aralık’tan bu yana bu meclisle ilişkilerini kesmiş durumda— bir “siyasi deprem” yaşanacağının, ELAM’ın en az dokuz vekil çıkarma ihtimalinin farkında mıyız? Güneyde aşırı sağın yükselişi yalnızca Rum siyasetinin meselesi değil; kuzeydeki çözüm tahayyülünün önümüzdeki dönem hangi zeminde sınanacağını da doğrudan belirleyecek bir parametre. Bu tabloyu ıskalayan bir serzeniş diline sarılmak, kuzeyi de güneydeki radikalleşmenin pasif seyircisi konumuna düşürür.

Sonuç: Serzenişten Stratejiye

Üç başlıktaki şikâyetlerin her birinde haklılık payı var; ancak hiçbiri tek başına bir siyaset üretmiyor. AB’nin görmezden gelmesi, beş yıl boyunca AB ile ilişkileri tahkim edememiş bir liderliği aklamaz. Brüksel’in Türkiye karşısındaki tutumuna duyulan öfke, demokrasi sınavlarında suskun kalmış bir toplumun talebini güçlendirmez. Rum liderliğinin bilindik çizgisi, kuzeyde provokatörlerin peşine takılmayı meşrulaştırmaz. Serzeniş, sorumluluğun dışsallaştırıldığı yerde başlar; siyaset ise sorumluluğun üstlenildiği yerde. Tufan Erhürman’a verilen destek, statükoya itirazın işareti olarak okunabilir. Ancak bu itiraz, dışarıyı suçlamayla yetinmediği, kendi cephesindeki çelişkileri —AB ile ilişkilerin neden rafa kaldırıldığını, demokrasi mücadelelerinde neden sessiz kalındığını, kuzeydeki militarist dilin neden sorgulanmadığını— açık yüreklilikle masaya yatırdığı ölçüde anlam kazanır. Aynaya bakmadan dünyayı değiştirmek mümkün değil; Kıbrıslı Türklerin önündeki asıl sınav da bu. Önümüzdeki dönem, AB ile ilişkilerin yeniden kurulması, Türkiye’deki demokrasi tartışmalarına ilkesel bir hat üzerinden bağlanılması ve güneydeki siyasi dönüşümün soğukkanlı bir analizle okunması gibi üç eş zamanlı görev dayatıyor. Bunların hiçbiri serzeniş diliyle başarılamaz; her biri, kendi cephemizdeki konfor alanlarını terk etmeyi gerektirir. Erhürman’a verilen destekten beslenen muhalefet enerjisinin kalıcı bir siyasete dönüşüp dönüşmeyeceği, tam da bu eşikte belli olacak.