Skip to main content

Classic NL – Mind Radio

Loading metadata…

Kırmızı Kar Yağdığında Türkiye-İsrail Savaşı Bekleyebiliriz



Dr. Nikolaos Stelgias

TLF Genel Yayın Yönetmeni; Lefkoşa Üniversitesi'nde Türkiye-İran ilişkileri ve rekabeti alanında araştırmacı; tarihçi ve gazeteci


Yazının İngilizce versiyonu için tıklayın.


Birkaç yıl önce, Fenerbahçe’nin Türkiye Süper Ligi’ne son derece kötü başladığı sezonlardan birinde, kulübün efsane eski futbolcusu Rıdvan Dilmen, kamuoyunun hafızasına kazınan şu sözleri sarf etmişti: “Kırmızı kar yağar, Fenerbahçe küme düşmez.”

Bugün ben de özellikle İsrail, Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan’da Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir askerî çatışma yaşanacağını kendinden emin bir şekilde öngören analistlere ve akademisyenlere benzer bir yanıt vermeyi seçiyorum: Bu iki ülke açık bir savaşa girmeden önce kırmızı karın yağmasını beklemeliyiz.

Suriye’nin İdlib bölgesinde kısa süre önce yaşanan ciddi olaydan sonra dâhi bu değerlendirmem değişmiş değil. Bu görüş sempatiye, duygulara ya da temennilere dayanmıyor. Sahadaki güç dengesi ile uluslararası ilişkilerde birbiriyle bağlantılı üç yaklaşıma dayanıyor: Neorealizm, orta ölçekli güçlerin davranışları ve karmaşık karşılıklı bağımlılık.

Neorealizm ve orta ölçekli güçlerin tutumlarıyla başlayalım. Batı Asya ve Levant’ın son derece kırılgan diplomatik ortamında hem Türkiye hem de İsrail, hesaplanmış sürprizler, zorlayıcı manevralar ve fırsatçı ittifaklar aracılığıyla kazanımlarını azami düzeye çıkarmaya çalışıyor. Bu gerçeği anlamak için kapsamlı bir teorik incelemeye gerek yok.

Hamas’ın İsrail topraklarına düzenlediği saldırıdan bu yana İsrail’deki sağ koalisyon, Levant’ı kendi stratejik derinlik anlayışı doğrultusunda yeniden şekillendirmek için elindeki hemen hemen bütün araçları kullandı. Askerî harekâtları, bölgesel diplomasisi ve yerleşik kabulleri gözden geçirme konusundaki istekliliği, eski bölgesel düzenin artık İsrail’in güvenliğini garanti etmediği inancını yansıtıyor.

Türkiye de kendi revizyonist projesinin peşinden sürükleniyor. Suriye’deki rejim değişikliği ile Ankara’nın Kürt meselesini diyalog ve siyasi pazarlık yoluyla ele alma girişimi, Türkiye’ye nüfuzunu genişletme ve yakın çevresini yeniden şekillendirme fırsatı sundu.

Ancak ne var ki Levant’ı yeniden düzenlemek son derece tehlikeli bir girişim. Tarih, bu tür çabaların rekabetleri, karşı ittifakları, vekâlet mücadelelerini ve zaman zaman silahlı çatışmaları beraberinde getirdiğini gösteriyor. Türkiye-İsrail ekseninde, esas olarak diplomatik ve stratejik cephelerde tanık olduğumuz gelişmeler de tam olarak budur.

İdeolojik ve dinî boyutlar, bu rekabeti daha da patlayıcı gösteriyor. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler çizgisindeki hareketlere yakınlığı, İsrail’in Filistinsizleştirilmiş bir Filistin ve kalıcı biçimde etkisizleştirilmiş bir İran hayalleriyle çarpışıyor. Bu bağdaşmaz vizyonlara Suriye üzerindeki rekabet de eklendiğinde, içinde bulunduğumuz dönemin ne kadar kırılgan olduğu açıkça görülüyor.

Ancak neorealist rekabet, Ay’ın yalnızca bir yüzünü temsil ediyor. Öteki yüzünde ise gerilimin mevcut kontrol mekanizmalarının dışına taşmasını engelleyen güçlü sınırlamalar bulunuyor.

Bunlardan ilki, iç siyasetteki kırılganlıktır. Türkiye ve İsrail, belirgin biçimde aşırı milliyetçi ve dinî eğilimlere sahip koalisyonlar tarafından yönetiliyor. Ancak iktidardaki iki blok da sınırsız bir siyasi hareket alanına sahip değil.

Binyamin Netanyahu’nun konumu güvenli olmaktan çok uzak. Likud, İsrail’in önde gelen siyasi gücü olmayı sürdürüyor. Ancak İsrail toplumu, uzayan savaşların, tekrarlanan çatışmaların ve bunların giderek büyüyen ekonomik maliyetinin yoğun baskısı altında. Netanyahu’nun karıştığı adli skandallar ve Hamas saldırısındaki siyasi sorumluluğa ilişkin hâlâ yanıtlanmamış sorular, bu belirsizliği daha da derinleştiriyor. İsrail’de hiçbir şeyin garantisi yok.

Benzer bir dinamik Türkiye’de de görülüyor. İktidar koalisyonu, muhalefete ve giderek daha fazla biçimde, bir zamanlar siyasi açıdan kontrol edilebilir görülen dinî cemaat ve tarikatlara karşı yürüttüğü mücadelede, her geçen gün devletin siyasi cephaneliğine daha fazla başvuruyor. Ağır ekonomik sorunlar ve yaklaşan seçim sınavıyla karşı karşıya olan Adalet ve Kalkınma Partisi ile müttefikleri, geçmişte Türkiye’nin üniter yapısına yönelik başlıca tehdit olarak gösterilen Kürt hareketiyle yeni köprüler kurmaya dâhi çalışıyor. Görünen o ki amaç, özgeci bir uzlaşma değil; mevcut siyasi düzenin ömrünü uzatabilecek parlamenter ve anayasal bir formül oluşturmak.

Bu ölçüde iç siyasi kırılganlıkla karşı karşıya kalan hükûmetler, destekçilerini harekete geçirmek amacıyla dış krizlerden yararlanabilir. Ancak kontrolden çıkacak bir devletlerarası savaşın kendilerini siyasi açıdan yok edebileceğini de bilirler.

İkinci sınırlayıcı unsur büyük güçlerden geliyor. Washington, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi kontrol altında tutmak amacıyla şimdiden devreye girmiş durumda. Diplomatik temaslar hakkında bilgi sahibi bir kaynağın, kimliğinin açıklanmaması koşuluyla bizlere aktardığı üzere:

“Suriye’de yeni bir mekanizma oluşturuyoruz ve süreci hızlandırmak için Azerbaycan dâhil elimizdeki bütün kanalları kullanıyoruz. Yakın gelecekte, aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen, birbiriyle konuşmaya hazır farklı bir İsrail ve farklı bir Türkiye göreceksiniz.”

Rusya boyutu ise Ankara’nın hareket alanını daha da karmaşık hâle getiriyor. Türk dış politikası Washington’a yaklaştıkça Moskova’da alarm zilleri çalıyor. Rusya’dan son dönemde gelen mesajlar, Ankara ile Washington arasında şekillenmekte olan yakınlaşmadan duyulan derin rahatsızlığı ortaya koyuyor.

Türkiye’nin Ukrayna’ya M270 çok namlulu roketatar sistemleri, binlerce DPICM mühimmatı ve 70 ATACMS balistik füzesi satmak için Amerika Birleşik Devletleri’nden izin istediği yönündeki haberler, Rusya’da özellikle rahatsız edici bir etki yarattı. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, geleneksel diplomatik dilin çok ötesine geçerek Türkiye’nin arabulucu rolü üstlenmeye çalışırken aynı zamanda Ukrayna’ya ağır silahlar tedarik etme ihtimalini, güveni zedeleyen bir davranış olarak nitelendirdi. Moskova’nın Ankara ve Washington’dan açıklama istediğini söylemesi de meselenin ciddiyetini bir kez daha ortaya koydu. “Pandora’nın kutusu” ve ikili ilişkilere “ağır darbe” ifadeleri, Moskova’nın konuyu yalnızca ticari bir işlem olarak değil, stratejik bir mesele olarak değerlendirdiğine işaret ediyor.

Dolayısıyla Türkiye, İsrail’i diğer meselelerden bağımsız biçimde ele alınamaz. İsrail, Suriye ya da Amerika Birleşik Devletleri’yle ilgili her adım, Ankara’nın Rusya ile kurduğu hassas ilişkide yankı buluyor.

Üçüncü ve son sınırlayıcı unsur ise karmaşık karşılıklı bağımlılıktır. Türkiye-İsrail diplomatik ve ekonomik ilişkileri son birkaç on yılın en düşük seviyelerinden birinde olabilir. Ancak diğer bağlantılar ve ortak çıkarlar, eski müttefikleri birbirine yaklaştırmayı sürdürüyor.

Bunlar arasında Türkiye’nin küçük ancak dirençli ve etkili Yahudi toplumu, İran faktörü, Ankara ile Kudüs’ün sözde “İslami Direniş Ekseni”ne yönelik ortak düşmanlığı ve IŞİD’in yeniden oluşturduğu tehdit yer alıyor. Evet, IŞİD hâlâ varlığını koruyor ve Irak, Suriye ve Afrika’daki ağlarını ve operasyonel kapasitesini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Örtüşen çıkarların listesi çok daha fazla uzatılabilir. Ancak sonuç değişmeyecektir: Stratejik rekabet, karşılıklı bağımlılığı ortadan kaldırmış değildir.

Türkiye ve İsrail birbirlerini tehdit etmeyi, sınamayı ve engellemeyi sürdürecek. Suriye’deki rekabetleri yeni ve tehlikeli olaylara yol açabilir. Her iki taraftaki siyasi liderler de kışkırtıcı bir söyleme başvuracak, yorumcular ise tekrar tekrar savaşın eli kulağında olduğunu ilan edecektir. Ancak rekabet açık çatışmayla eş anlamlı değildir ve gerilimin tırmanması mutlaka çıkışı olmayan bir yolculuğa dönüşmez.

Dolayısıyla İsrail, Türkiye, Kıbrıs ve Yunanistan’da bölgesel savaş hayallerinin büyüsüne kapılmayı sürdürenlere ne yazık ki kötü bir haberim var: Türkiye ile İsrail bilinçli olarak açık bir çatışmaya girmeden önce kırmızı kar yağar.

Sürdüğü müddetçe yazın tadını çıkarın.